سورة العنكبوت
29.Ankebût Suresi
"Örümcek"
69 Ayet
Ankebût 29:22
وَمَآ
أَنتُم
بِمُعْجِزِينَ
فِى
ٱلْأَرْضِ
وَلَا
فِى
ٱلسَّمَآءِ ۖ
وَمَا
لَكُم
مِّن
دُونِ
ٱللَّهِ
مِن
وَلِىٍّ
وَلَا
نَصِيرٍ
Siz, yerde ve gökte aciz bırakacak değilsiniz. Sizin Allah'ın yanı sıra başka veliniz ve yardımcınız yoktur.
Ve ma entum bi mu'cizine fil ardı ve la fis semai ve ma lekum min dunillahi min veliyyin ve la nasir.
Ankebût 29:23
وَٱلَّذِينَ
كَفَرُوا۟
بِـَٔايَـٰتِ
ٱللَّهِ
وَلِقَآئِهِٓ
أُو۟لَـٰٓئِكَ
يَئِسُوا۟
مِن
رَّحْمَتِى
وَأُو۟لَـٰٓئِكَ
لَهُمْ
عَذَابٌ
أَلِيمٌ
Allah'ın ayetlerini ve O'nunla buluşma gerçeğini yok sayanlar; işte onlar, Ben'im rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Onlar için acıklı bir azap vardır.
Vellezine keferu bi ayatillahi ve likaihi ulaike yeisu min rahmeti ve ulaike lehum azabun elim.
Ankebût 29:24
فَمَا
كَانَ
جَوَابَ
قَوْمِهِٓ
إِلَّآ
أَن
قَالُوا۟
ٱقْتُلُوهُ
أَوْ
حَرِّقُوهُ
فَأَنجَىٰهُ
ٱللَّهُ
مِنَ
ٱلنَّارِ ۚ
إِنَّ
فِى
ذَٰلِكَ
لَـَٔايَـٰتٍ
لِّقَوْمٍ
يُؤْمِنُونَ
Sonra onun halkının cevabı: "Onu öldürün veya yakın!" demeleri oldu. Bunun üzerine Allah, onu ateşten kurtardı. Bunda iman edecek bir halk için kesinlikle ayetler[1] vardır.
Fe ma kane cevabe kavmihi illa en kaluktuluhu ev harrýkuhu fe encahullahu minen nar, inne fi zalike le ayatin li kavmin yu'minun.
Ankebût 29:25
وَقَالَ
إِنَّمَا
ٱتَّخَذْتُم
مِّن
دُونِ
ٱللَّهِ
أَوْثَـٰنًا
مَّوَدَّةَ
بَيْنِكُمْ
فِى
ٱلْحَيَوٰةِ
ٱلدُّنْيَا ۖ
ثُمَّ
يَوْمَ
ٱلْقِيَـٰمَةِ
يَكْفُرُ
بَعْضُكُم
بِبَعْضٍ
وَيَلْعَنُ
بَعْضُكُم
بَعْضًا
وَمَأْوَىٰكُمُ
ٱلنَّارُ
وَمَا
لَكُم
مِّن
نَّـٰصِرِينَ
İbrahim: "Siz, dünya hayatında Allah'ın yanı sıra putları aranızda sevgi vesilesi edindiniz. Sonra Kıyamet Günü, bir kısmınız bir kısmınızı yalanlayacak ve bir kısmınız bir kısmınızı lanetleyeceksiniz. Varacağınız yer ateştir. Ve sizin için bir yardımcı yoktur." dedi.
Ve kale innemettehaztum min dunillahi evsanen meveddete beynikum fil hayatid dunya, summe yevmel kıyameti yekfuru ba'dukum bi ba'dın ve yel'anu ba'dukum ba'dan ve me'vakumun naru ve ma lekum min nasırin.
Ankebût 29:26
فَـَٔامَنَ
لَهُ
لُوطٌ ۘ
وَقَالَ
إِنِّى
مُهَاجِرٌ
إِلَىٰ
رَبِّىٓ ۖ
إِنَّهُ
هُوَ
ٱلْعَزِيزُ
ٱلْحَكِيمُ
Bunun üzerine Lut, O'na[1] inandı. Ve dedi ki: "Ben, Rabb'im için hicret ediyorum. O, Mutlak Üstün Olan'dır, En İyi Hüküm Veren'dir."
Fe amene lehu lut ve kale inni muhacirun ila rabbi, innehu huvel azizul hakim.
Ankebût 29:27
وَوَهَبْنَا
لَهُٓ
إِسْحَـٰقَ
وَيَعْقُوبَ
وَجَعَلْنَا
فِى
ذُرِّيَّتِهِ
ٱلنُّبُوَّةَ
وَٱلْكِتَـٰبَ
وَءَاتَيْنَـٰهُ
أَجْرَهُ
فِى
ٱلدُّنْيَا ۖ
وَإِنَّهُ
فِى
ٱلْـَٔاخِرَةِ
لَمِنَ
ٱلصَّـٰلِحِينَ
Biz O'na İshak'ı ve Ya'kub'u hibe ettik. Onun soyundan gelenlere Nebi'lik ve Kitap verdik. Böylece O'na dünyada ödülünü verdik. O, ahirette de elbette salihlerden olacaktır.
Ve vehebna lehu ishaka ve ya'kube ve cealna fi zurriyyetihin nubuvvete vel kitabe, ve ateynahu ecrehu fid dunya, ve innehu fil ahıreti le mines salihin.
Ankebût 29:28
وَلُوطًا
إِذْ
قَالَ
لِقَوْمِهِٓ
إِنَّكُمْ
لَتَأْتُونَ
ٱلْفَـٰحِشَةَ
مَا
سَبَقَكُم
بِهَا
مِنْ
أَحَدٍ
مِّنَ
ٱلْعَـٰلَمِينَ
Hani Lut halkına: "Siz, bu alemde sizden önce yaşamış olanların hiçbirinin yapmadığı bir fahişeliğe[1] yöneliyorsunuz." demişti.
Ve lutan iz kale li kavmihi innekum le te'tunel fahışete ma sebekakum biha min ehadin minel alemin.
Ankebût 29:29
أَئِنَّكُمْ
لَتَأْتُونَ
ٱلرِّجَالَ
وَتَقْطَعُونَ
ٱلسَّبِيلَ
وَتَأْتُونَ
فِى
نَادِيكُمُ
ٱلْمُنكَرَ ۖ
فَمَا
كَانَ
جَوَابَ
قَوْمِهِٓ
إِلَّآ
أَن
قَالُوا۟
ٱئْتِنَا
بِعَذَابِ
ٱللَّهِ
إِن
كُنتَ
مِنَ
ٱلصَّـٰدِقِينَ
"Gerçekten siz; erkeklere yönelecek, yanlış yolu seçecek ve bir araya gelerek çirkinlik yapacak mısınız?" Halkının yanıtı: "Eğer doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını bize getir." demeleri oldu.
E innekum le te'tuner ricale ve taktaunes sebile ve te'tune fi nadikumulmunker, fe ma kane cevabe kavmihi illa en kalu'tina bi azabillahi in kunte mines sadikin.
Ankebût 29:30
قَالَ
رَبِّ
ٱنصُرْنِى
عَلَى
ٱلْقَوْمِ
ٱلْمُفْسِدِينَ
Lut: "Rabb'im! Bozgunculuk yapan halka karşı bana yardım et." dedi.
Kale rabbinsurni alel kavmil mufsidin.
Ankebût 29:31
وَلَمَّا
جَآءَتْ
رُسُلُنَآ
إِبْرَٰهِيمَ
بِٱلْبُشْرَىٰ
قَالُوٓا۟
إِنَّا
مُهْلِكُوٓا۟
أَهْلِ
هَـٰذِهِ
ٱلْقَرْيَةِ ۖ
إِنَّ
أَهْلَهَا
كَانُوا۟
ظَـٰلِمِينَ
Resullerimiz[1] İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde:[2] "Biz bu beldenin halkını helak edeceğiz." dediler. "Zira bu beldenin halkı zalim oldular."
Ve lemma caet rusuluna ibrahime bil buşra, kalu inna muhliku ehli hazihil karyeh, inne ehleha kanu zalimin.
Ankebût 29:32
قَالَ
إِنَّ
فِيهَا
لُوطًا ۚ
قَالُوا۟
نَحْنُ
أَعْلَمُ
بِمَن
فِيهَا ۖ
لَنُنَجِّيَنَّهُ
وَأَهْلَهُٓ
إِلَّا
ٱمْرَأَتَهُ
كَانَتْ
مِنَ
ٱلْغَـٰبِرِينَ
İbrahim: "Fakat orada Lut var!" dedi. "Biz, orada kimin olduğunu daha iyi biliriz. Geride kalanlarla beraber olacak olan karısı hariç, onu ve ehlini[1] mutlaka kurtaracağız." dediler.
Kale inne fiha luta, kalu nahnu a'lemu bi men fiha le nunecciyennehu ve ehlehu illemreetehu kanet minel gabirin.
Ankebût 29:33
وَلَمَّآ
أَن
جَآءَتْ
رُسُلُنَا
لُوطًا
سِىٓءَ
بِهِمْ
وَضَاقَ
بِهِمْ
ذَرْعًا
وَقَالُوا۟
لَا
تَخَفْ
وَلَا
تَحْزَنْ ۖ
إِنَّا
مُنَجُّوكَ
وَأَهْلَكَ
إِلَّا
ٱمْرَأَتَكَ
كَانَتْ
مِنَ
ٱلْغَـٰبِرِينَ
Elçilerimiz Lut'a vardıkları zaman, onların gelmelerinden dolayı telaşlandı, sarkıntılık yapacaklarını düşünerek içi daraldı. Elçiler: "Korkma ve üzülme; Biz -geride kalanlarla beraber olacak olan karın hariç- seni ve ehlini mutlaka kurtaracağız." dediler.
Ve lemma en caet rusuluna lutan sie bihim ve daka bihim zer'an, ve kalu la tehaf ve la tahzen, inna muneccuke ve ehleke illemreeteke kanet minel gabirin.
Ankebût 29:34
إِنَّا
مُنزِلُونَ
عَلَىٰٓ
أَهْلِ
هَـٰذِهِ
ٱلْقَرْيَةِ
رِجْزًا
مِّنَ
ٱلسَّمَآءِ
بِمَا
كَانُوا۟
يَفْسُقُونَ
Biz, bu belde halkının üzerine, yoldan çıkmaları nedeniyle gökten bir azap indireceğiz.
İnna munzilune ala ehli hazihil karyeti riczen mines semai bima kanu yefsukun.
Ankebût 29:36
وَإِلَىٰ
مَدْيَنَ
أَخَاهُمْ
شُعَيْبًا
فَقَالَ
يَـٰقَوْمِ
ٱعْبُدُوا۟
ٱللَّهَ
وَٱرْجُوا۟
ٱلْيَوْمَ
ٱلْـَٔاخِرَ
وَلَا
تَعْثَوْا۟
فِى
ٱلْأَرْضِ
مُفْسِدِينَ
Medyen halkına da kardeşleri Şu'ayb'ı gönderdik. Şu'ayb: "Ey halkım! Allah'a kulluk edin. Ahiret gününü umut edin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!" dedi.
Ve ila medyene ehahum şuayben fe kale ya kavmi'budullahe vercul yevmel ahıre ve la ta'sev fil ardı mufsidin.
Ankebût 29:37
فَكَذَّبُوهُ
فَأَخَذَتْهُمُ
ٱلرَّجْفَةُ
فَأَصْبَحُوا۟
فِى
دَارِهِمْ
جَـٰثِمِينَ
Fakat onu yalanladılar. Bu nedenle onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı ve yurtlarında dizüstü çöke kaldılar.
Fe kezzebuhu fe ehazethumur recfetu fe asbehu fi darihim casimin.
Ankebût 29:38
وَعَادًا
وَثَمُودَا۟
وَقَد
تَّبَيَّنَ
لَكُم
مِّن
مَّسَـٰكِنِهِمْ ۖ
وَزَيَّنَ
لَهُمُ
ٱلشَّيْطَـٰنُ
أَعْمَـٰلَهُمْ
فَصَدَّهُمْ
عَنِ
ٱلسَّبِيلِ
وَكَانُوا۟
مُسْتَبْصِرِينَ
Ad ve Semud'un sonları da yurtlarının durumundan size belli olmaktadır. Şeytan yaptıklarını güzel göstererek onların yanlış yolu seçmelerine sebep oldu. Oysaki doğruyu görebilirlerdi.
Ve aden ve semude ve kad tebeyyene lekum min mesakinihim, ve zeyyene lehumuş şeytanu a'malehum fe saddehum anis sebili ve kanu mustebsırin.
Ankebût 29:39
وَقَـٰرُونَ
وَفِرْعَوْنَ
وَهَـٰمَـٰنَ ۖ
وَلَقَدْ
جَآءَهُم
مُّوسَىٰ
بِٱلْبَيِّنَـٰتِ
فَٱسْتَكْبَرُوا۟
فِى
ٱلْأَرْضِ
وَمَا
كَانُوا۟
سَـٰبِقِينَ
Karun, Firavun ve Haman'a; Musa kanıt içeren, açıklayıcı bilgiyle geldi. Ne var ki onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar. Onlar kurtulanlardan olmadılar.[1]
Ve karune ve fir'avne ve hamane ve lekad caehum musa bil beyyinati festekberu fil ardı ve ma kanu sabikin.
Ankebût 29:40
فَكُلًّا
أَخَذْنَا
بِذَنبِهِ ۖ
فَمِنْهُم
مَّنْ
أَرْسَلْنَا
عَلَيْهِ
حَاصِبًا
وَمِنْهُم
مَّنْ
أَخَذَتْهُ
ٱلصَّيْحَةُ
وَمِنْهُم
مَّنْ
خَسَفْنَا
بِهِ
ٱلْأَرْضَ
وَمِنْهُم
مَّنْ
أَغْرَقْنَا ۚ
وَمَا
كَانَ
ٱللَّهُ
لِيَظْلِمَهُمْ
وَلَـٰكِن
كَانُوٓا۟
أَنفُسَهُمْ
يَظْلِمُونَ
Bunun üzerine suçları nedeniyle hepsini cezalandırdık. Bir kısmının üzerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik. Kimisini de korkunç bir ses yakaladı. Kimisini de yerin dibine geçirdik. Kimisini de boğduk. Böyle yapmakla, Allah onlara haksızlık yapmadı. Fakat onlar kendi kendilerine haksızlık yaptılar.
Fe kullen ehazna bi zenbih, fe minhum men erselna aleyhi hasıba, ve minhum men ehazethussayhah, ve minhum men hasefnabihil ard, ve minhum men agrakna, ve ma kanallahu li yazlimehum ve lakin kanu enfusehum yazlimun.